Bir röportaj
Alınteri Gazetesi
'nin, iş bırakma eylemine katılan dernek üyelerimiz ile yaptığı ve sitesinde yayınladığı
röportajı yayınlıyoruz.
İki günlük işbırakma eylemine öğretmenlerin gözünden bir bakış...
Buzkıran bir eylem
İşgüvencesizliğin, berbat çalışma koşullarının, saatlerinin hüküm sürdüğü dersane sektöründe geçtiğimiz hafta bir ilk gerçekleşti. Özel ABC Doruk Dersanesi'nde çalışan öğretmenler Eğitim Emekçileri Derneği öncülüğünde bir işbırakma eylemi gerçekleştirdiler. Hafta sonu iki gün boyunca yapılan işbırakmaya 11 öğretmenin 9'u, sadece onlar da değil, öğrenciler, veliler de katıldı, destek verdi. Sınıf çatışmasının bu yeni cephesindeki yeni işçiler, direniş kırıcılarla da hesaplaştılar. Bir öğretmen bıçaklı saldırıya uğradı. Ancak öğretmenlerin birliği kırılamadı, eylem iki gün boyunca devam etti. Eylem sonunda aylardır ücretleri sündürülen öğretmenler ücretlerini aldılar. Ancak bundan da önemlisi, sözleşmeleri dersane patronları tarafından feshedilse de bir şey yapılamaz diye düşünülen onlarca sektörden birinde, en etkili silahlardan biri olan işbırakmanın ve eylemin buradaki geçerliliği de görülmüş ve gösterilmiş oldu. Şimdi öğretmenler bir sektörde buzu kırdıklarına, yolu açtıklarına inanıyorlar.
Öğretmenlerle eylemin gelişim seyrini, onları eyleme yönelten süreci ve iki günden sonra kendilerinde nelerin değiştiğini konuştuk:
'Biz' olmayı bozamayınca saldırdılar
Eyleminiz nasıl gelişti, iki günlük eylem boyunca neler gelişti?
Eğitim Emekçileri Derneği Başkanı Sefa Akdemir: Çok önemli, altı çizilmesi gereken şey; ilk günden beri sürekli bir şey söyleniyordu: “Biz sizi çözeriz. Tek tek görüşelim, gelin. Siz yalnız kalırsınız. Bu işin elebaşının kim olduğunu da biliyoruz ama o gelmesin. O yanınızda olmasa biz sizi çözeriz.” Herkes dedi ki bu ne demek şimdi yani? Biz hepimiz ortak hareket ediyoruz. Bizi, biz olmayı bozamadılar. Bizi çözemeyince saldırganlaştılar. Tek tek görüşmeyi kimse kabul etmedi. Ya hepimizle görüşürsünüz ya da hiçbirimizle görüşmezsiniz denildi. Ve bunun karşısında hayranlıklarını da dile getirdiler! Cidden tebrik ediyoruz diye söylediler de. “Nasıl başardınız, bu Türkiye'de ilk. Ama niye bize karşı, biz demokrat insanlarız. Eğitim-Sen üyeleriyiz. Toplumsal sorumluluklarımız gereği, çocuklarımız dinci dersaneye gitmesin diye bu dersaneyi açtık ama siz niye bize karşı örgütlendiniz? Gidin Fethullahçıların dersanesine karşı örgütlenin” dediler. Biz de çok açık bir biçimde dersane dersanedir, patronun sağı solu olmaz. Eğer demokratsan niye ücretlerimizi ödemiyorsun dedik.
Saldırganlaşmalarındaki en büyük neden de bizim hiçbir şekilde çözülmeyişimiz ve kararlı, istikrarlı duruşumuzdu. Bunu çözemeyince hem avukat, hem kurucu, hem onlara yakın öğrenci ve öğretmen düzeyinde saldırganlaşmaları söz konusu oldu. Bir de hakaretler, tacizler... Zaten ikinci günkü olayda dernek üyesi arkadaşlarımızı kameraya çekmeye çalıştılar. Arkadaşlar da nedir, niye çekiyorsunuz derken gelenlerden biri saldırmaya başlıyor ve bıçak çekiyor.
Edebiyat öğretmeni Sultan: Bıçak çeken de sonra ortada yok! Bir anda geldi ve gitti.
Yaralanma nasıl oldu?
Sefa: Arkadaş kamerayı istiyor, çekme derken saldırgan birden bıçak çıkartıyor. Üyemizin biri hemen yukarı gelip haber verdi, hep beraber aşağı indik. Sonra zaten hepimiz aşağı inince korktu ve saldırmaya başladı. Derken o saldırı sırasında aradaşımızın bacağına saplanmış bıçak, elinden yaralandı, yüzü morardı, burnu kanadı. Dışardan gelen çocuklar bunlar; hem dersanedeki patronunun akrabaları olan öğrenciler ve onların çevresinden gelen tiplerdi. Zaten alakasız tipler dersaneye gelmişler, yani her an hır gür olursa saldıralım diye dersanede bekliyorlardı. Velilerle sohbet etmeye çalışıyorlardı.
Sultan: Alakası yok yani, ilk defa dersanede gördüğümüz insanlar, velileri ve öğrencileri çekip bizim hakkımızda çok kötü konuşuyorlardı.
Fizik öğretmeni Zeynep: Savunmaları da şuydu: 'Öğrenciler kendi aralarında kavga etmiş.' Evet ama niye bizim dernek üyesi arkadaşımız bıçaklanıyor o zaman, madem öğrencilere saldırıyor?
Sultan: Öğrenciler öğretmenlerimize bir şey yaptılar diye çok korktu, hepsi aşağıya indi. Çok korkuyorlardı bize bir şey olacak diye. Gördüler çünkü, bire bir saldırdıklarını gördüler sözlü olarak bize. Bize bir şey oldu diye indi çocukların hepsi. Hatta çocuklardan bazıları patronlara karşı "Siz mafya mısınız nesiniz? Bizi aşağıya gönderiyorsunuz, bu kadar olay oluyor. Madem bu kadar ilgileniyorsunuz pencereden aşağıya bakmaz, siz de aşağı inerdiniz kurucu olarak” dediler.
Zeynep: Çünkü kurucunun eşi hemen bu olaydan sonra öğrencilere “Çıkın gidin, boşaltın burayı!” dedi. Öğrencilerin tepkisi buydu: “Siz nasıl bir şeysiniz ki aşağıda bıçaklı saldırı olduktan hemen sonra bize çıkın gidin diyebiliyorsunuz? Bizim hiç mi can güvenliğimiz yok!" şeklinde tepki gösterdiler.
Tarih öğretmeni Saniye: Öğrenciler “O halde can güvenliğimizi sağlayın, biz de gidelim" dediler. Biz izin vermedik bu duruma, “Hayır, hiç kimse inmeyecek aşağıya, sakin olun" dedik, onları sakinleştirdik. Çünkü onların istediği şey buydu, kargaşa çıkması, bir kavga durumu olması.
Öğrenciler öğretmenlerini sevdiği zaman çok aşırı bir sahiplenme gerçekleşiyor. Ve tabii ki bizim öğrencilerimiz de dışardan arkadaşlarını çağırabilirlerdi, galeyana gelip bir şeyler olabilirdi. Polis girerdi işin içine. Biz de öğrencilerimizi sakinleştirdik. Ve ısrarla iki üç defa söylememize rağmen, “O bıçaklı kişi kim?” dedik, onlar olayları yaratan iki öğrenciyi içeri aldılar. “Çıkarın o çocukları” dedim. “Güvenlik kuvvetlerini çağırın teslim edeceğiz” dedik fakat bu havada kaldı. Olaylar sakinleştikten sonra öğrencilerimizi gönderdik ama gitmediler. Aşağıya indiler, dersanenin içine alınmadılar. Akşam 17'ye kadar bizi beklediler. Veliler zaten bir gün önceden olaylardan haberdar oldular.
Öğrenciler evlerde durumu anlattılar, öğretmenlerimizi maaşlarını alamıyorlar diye. Tabii eğitim-öğretim durunca dersaneye bir akın gerçekleşti. Tabii önce bir beyin yıkama durumu söz konusu oldu. Velilere tatlı dil kullanılarak farklı bir şekilde yansıtıldı olaylar. Daha sonra veliler bizimle konuştukları zaman olayların gerçek yüzün anlaşıldı.
Sefa: Dediler ki “Sadece 7 gün geçti, 7 gün bekleyemez mi insan?” dediler. “Biz zaten bir hafta sonra verecektik, sırf 7 gün için yapıldı bu eylem. İnsanlar aylarca maaş alamıyor, ama bu öğretmenler 7 gün beklemeyip sizi mağdur ettiler. Çocuklarınız sınava girecek, onların sınav hayatını yıktılar” şeklinde konuştular. Veliler ilk önce iki arada bir derede kaldılar. Bir tarafta çocuklarının mağduriyeti var. Ama kimse o kısmıyla ilgilenmedi çünkü ortada cidden bir haksızlık söz konusu. Onlar paralarını ödediği halde öğretmenlerin paralarının ödenmeyişi söz konusu. Üstelik ilk kalemdir öğretmen maaşı.
Ama onun verilmemesi söz konusu. Bir de niye verilmediğini kimse bilmiyor. Aslında biliyorlar da yatırılmıyor. Önce birkaç velinin tepkisi olmasına rağmen sonra gelip özür dilediler. “Ya hocam biz size ayıp ettik, gerçekten size haksızlık ettik” deyip bizim tarafımıza geçtiler, sonra yöneticilere saldırdılar, “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz!” diye.
Kaç veli vardı gelen?
Zeynep: Ara ara çok gelip giden oldu.
Sultan: Velilerin tek dediği “Biz öğretmenlerimizden memnunuz. Anlaşın, biz size nasıl veriyorsak siz de onlara verin. En büyük ihtiyaç onların şu anda. Siz onları verin ve bu olay kapansın bitsin” oldu. Yani bizi öğrenciler çok seviyorlar, bu yüzden veliler “Mümkün değil, bundan sonra çocuğumu buraya göndermem. Çocuğum buraya gelmeyecek” dediler. “Gelmeyecek zaten, biz olmayacağız” diye kayıt silen bir sürü öğrenci olacak.
Ücretlerinizle ilgili, haklarınızla ilgili yaklaşımları çalıştığınız süre içerisinde nasıl oldu?
Saniye: Birçok hakkımız ötelendi. Sigortalarımızın yatırılmadığını, Milli Eğitim'e belgelerimizin gitmediğini, biliyorduk, bundan haberdardık zaten. Fakat biz çok fazla bunların üzerine yoğunlaşmak istemedik, ücretlere yoğunlaşmak istedik. Ücretlerimiz zamanında ve tam ödensin dedik. Gerisi tamam artık, geç başladı, önemli değil diye söylemlerde bulunduk.
Sefa: 15 Ekim'de yatırıldı, bir dahaki yılın 15'ine kadar yatırılacağı için biz aslında tamam olabilir dedik. Çünkü tam 1 yıl yatırılmış olacaktı, biz orda çalışsak da çalışmasak da yatırılmış olacaktı. Yoksa onlara bahşettiğimiz, tamam dediğimiz bir şey söz konusu değil aslında.
Sizin kendi aranızdaki iletişim ve bir şeyler yapalım düşüncesinin başlaması nasıl oldu?
Zeynep: Aslında olay şundan kaynaklanıyor: Biz dersane öğretmenleri haklarımızın çoğunu bilmiyoruz. Bunları bilen arkadaşımız bize öğretmenlerinin haklarına dair iş kanunu maddelerini getirince vay be, bizim böyle haklarımız var mıymış dedik. Yani bugüne kadar öğretmenlerin bu kadar sessiz kalmalarının altında yatan en temel neden, ne haklara sahip olduklarını ve bunları nasıl koruyacaklarını bilmemeleri. Arkadaşımızın payı varsa burada söz konusudur, bize haklarımızı öğretti.
Ama bundan sonraki yola çıkış aşaması tabii ki hepimiz aynı sorundan muzdariptik, bunun böyle gitmeyeceğini biliyorduk. Bir yerde bir şeylere dur demek gerektiğini biliyorduk. Toplantılar yapmaya başladık, sorunlarımız için çözüm üretmeye başladık. Neler yapabileceğimiz hakkında konuşmaya başladık. Sıkıntılarımızı yöneticilere dile getirdik, aramızdan sözcüler seçtik, sözcülerimizi gönderdik. Onlardan gelen tepkiler için aramızda tekrar toplantılar düzenledik.
Sultan: Tehditler edildik. İşte “Başta sözcüler gider, stajyerliğiniz gider. Boşuna başınızı yakmayın”lar, diretmeler, “Şimdi ayın 15'i ama bir dahakine ayın kaçında olacak belli değil, veremiyoruz” demeler... Bize sunulan bahane öğrencilerin para vermemesiymiş! Öğrencilere tek tek sorduğumuzda “Bizden çatır çatır alıyorlar, bu paralar bizden çıkıyor, ama niye size vermiyorlar” dediler. Yani bu para bir yerlere gidiyor ama bize gelmiyor.
Bu toplantıları ne kadar sürdürdünüz?
Sultan: Eylül'ün 1'inden beri sürüyor belki.
Zeynep: Yok o kadar değil.
Sultan: Ama kendi aramızda sürekli yapıyorduk zaten, yalnız şu 3-4 haftadır daha yoğun şekilde yapmaya başladık.
Sefa: Normalde maaşımızı 1 Kasım'da almamız gerekiyordu, 31 Ekim'de 1 Kasım'da paramızı istiyoruz dedik. İlk görüşme o zaman başladı zaten.
Saniye: Ama bunun öncesi aslında var. 1 ay öncesi var. Eylül ayından beri zaten biz bu konu hakkında sürekli onlarla diyalog halindeydik.
Sultan: “Alacak mıyız almayacak mıyız, ne olacak paralarımız?” şeklinde.
Saniye: Şöyle bir şey var, biz ilk başladığımızda dersanede öğrenci azdı. Biz bunu farkettikten sonra ne oluyor ne bitiyor dersanede, niye bize bir şey söylenmiyor diyerek bir toplantı istedik. Toplantıda dersane kurucusuna “Bize maaşlarımızı zamanında alacak mıyız, ne yapmayı düşünüyorsunuz, kapatmayı düşünüyor musunuz? Daha işin başındayız, ne oluyor bilelim ki ona göre bir şeyler yapalım” dedik. Bize sadece tek yapacağımız işin derslere girip çıkmak olduğunu, sadece ders anlatmamız gerektiğini, geri kalanı onların düşünmesi gerektiğini söylediler.
İlk maaşımız 1 Ekim'de alınacaktı, “Aa daha ayın birine daha çok var, niye tedirgin oluyorsunuz ki? Eğer şu masada maaşını ayın 1'inde alacağını düşünmeyen varsa şu anda çeksin gitsin” gibi bir direkt söylem... Hani bir güvence gibi, ama aslında tehditvari bir sunumla bunu söyledi. Biz de bunun üzerine “Durun bakalım, bekleyelim, ne olacak” dedik. Bunun üzerine bir iki defa daha konuştuk. Ama Eylül maaşımızı Ekim'in 15'ine kadar hep parça parça aldık. 200 milyon, 100 milyon, 50 milyon bile verdiler. Arkadaşımız çok sıkışık bir durumda kalmıştı, cep harçlığı diye 50 milyon verdiler. Komik..
Çark böyle tıkır tıkır işlerken öğretmene gelince maaşları süründürmek şeklinde bir tavır.. Siz bunu neye yoruyorsunuz?
Saniye: Bu eğitimci mantığıyla yürütülen bir mantık değil. Dersaneler biliyoruz ki özel sektör ve ticarethane durumunda. Patronlar da tabii ki bir ticaret kafasıyla, kar elde etmek amacıyla bir şeyler yapıyorlar. Zaten bize “Biz bu kurumdan kar etmiyoruz ki” diye söylemlerde bulunuyorlardı.
Sultan: Ama tek dersaneleri yok bu insanların!
Saniye: Tabii canım, Kartal'da, Kaynarca'da şubeleri var. Kartal'da 500 öğrencileri olduğuyla övünen insanlar bunlar. Bu kişilere ait, 3 tane ABC dersanesi var. ABC dergisi var ama bu isim satar. Bire bir bağlantıları yok, bir kere bunu belirtelim. Diğer merkezi Ankara'dır. Orası yayın yapar ve isim hakkı satar. Tüm ABC dersanelerinin tüzel kişileri farklıdır, farklı kişilere aittir. Sadece 3 şube ve isim hakkı ve yayın hakkı satın alınmış bir kuruluştur bu bizim Özel Doruk ABC Dersanesi. Onun dışında ABC dergileriyle çok fazla bağlantıları yok.
Peki siz çevrenizdeki diğer dersanelerin çalışma koşullarını biliyor musunuz?
Saniye: Aslında acı; bütün dersanelerde aslında yaşanan şeyler bunlar. Tek sadece bizim için yaşanılan şeyler değil. Biz bunlardan sonra çok mailler aldık. “Biz de aynı sıkıntıları yaşıyoruz, sizi destekliyoruz, sakın yılmayın” dediler. Hatta görüşmek isteyenler oldu, “Biz ne yapabiliriz? Bize biraz yardımcı olun, toplantılar yapalım” şeklinde mailler aldık. Biz onlarla da irtibata geçeceğimizi bildirdik. Bu tarz şeyler yaşanıyor aslında.
Dersane sektörünün özellikle 5-6 yıldır, öğretmen atamalarının yapılmamasından kaynaklı biraz da, -çünkü çok fazla eğitim fakültesi, fen edebiyat fakültesi mezunu insanlar var- iş bulma olanağı dar. Yani eğitim fakültesi mezunu bir insanın yapabileceği çok fazla bir iş yok. Bu da dersanecilerde 'elimi atsam elli tanesini bulurum' düşüncesini geliştirdi. Zaten bize de bu tarz yaklaşıldı. 'Nasıl olsa, orada CV'ler var, ben bir günde bile öğretmen toplayabilirim' tarzında yaklaşıldı. Çoğu dersanede olan şeyler bunlar. Çoğu arkadaşımızın başına gelen şeyler. Hepsi buna mahkum edilmiş aslında...
Çok fazla çalışabilecek insan var. Bu insanda ilk olarak 'Birbiriyle rekabet edebilecek ne kadar çok insan var ve ben bu işi yapmazsam yapacak birileri mutlaka var' düşüncesini yaratıyor. Ama bir taraftan bu eylemi yaptıktan sonra gördünüz ki ne kadar çok sizin gibi düşünen ve arayış içinde olan insan var. Öbür tarafta öyle gösterilen bir çokluk var, ama bir de bu tarafımızdan bakınca ne kadar çok dayanışabileceğimiz insan var, onu görüyorsunuz.
Zeynep: Evet evet, kesinlikle öyle.
Saniye: Zaten Türkiye'de ilk olan bir şey bu. özel dersanede olan bir şey bu. Patronlarımız da zaten pişman olmuştur. Hepimizi toplayıp aynı kuruma koymakla pişman olmuşlardır. (!)
Eğitim sektöründe dersaneler yeni bir alan aslında. Yaratılmış kuralı, kaidesi yok. Haklar bile bilinmiyor..
Saniye: Aslında çok yeni bir sektör değil de çok hızla üreyen bir sektör desek daha doğru olur. Sonuçta hepimiz dersanelerle hazırlanarak üniversiteye girdik. Ama 10 yıl öncesiyle şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Çalışan öğretmen adına da tam anlamıyla hak arama diye bir şey söz konusu olmuyordu çünkü fazlasıyla alıyorlardı. Hem kurum yöneticilerinden gördükleri saygıyla, hem de aldıkları parayla emeklerinin karşılığını fazlasıyla alıyorlardı. Hatta o zamanlar insanlar Milli Eğitim'den istifa edip dersane sektörüne geçiyordu. Çok korkunç paralar dönüyordu o süreç içerisinde.
Bu iş öyle olunca çok kısa sürede üremeye ve herkes bu işin ucundan tutmaya başladı. Çünkü çok çabuk kar getiren bir iş oldu. Tabii böyle herkesin dersane açması demek bu sektörün iyice laçkalaşmaya başlaması demek oldu. Ufak ufak her yerde var artık. Önceden merkezlerde vardı, artık bütün ilçelerde 6-7 dersane bulabiliyorsun.
Şimdi eyleme gelelim isterseniz. Nasıl karar aldınız, nasıl uygulamaya geçtiniz?
Sultan: Ayın 1'inde paramızı almamız gerekiyordu fakat biz onlara yine de “tamam, madem 1'ine kadar vermiyorsunuz, size Cuma'ya kadar, bir hafta mühlet verelim” dedik. Cuma günü en son konuşmamızda, bize hiçbir haber verilmedi, hiçbir şekilde kaale alınmadık, hiçbir şey söylenmedi. Biz çağırdık onları en sonunda. “Ne oldu, bilginiz var mı, neden bizim paralarımız verilmiyor” dedik. “Yok veremeyeceğiz, ayın 15'inde vereceğiz. Paramız var ama dersanenin kirasına vereceğiz” dediler. Tamam öyle mi! dedik. Öyle! dediler.
Biz de akşam toplantı yaptık, avukatımız geldi. “İş bırakabilirsiniz, böyle bir yasal hakkınız var” dedi. Sabah geldik dersaneye, ikinci saat bütün öğrencilere durumumuzu anlattık ve dersten 15 dakika sonra çıktık. Ondan 2-3 saat sonra da kurucular geldi, avukatımız geldi. Avukatımız tehdit edildi. Arkadaşlarımızın üzerine yüründü. Hiç haddi değilken dersane müdürünün kızı, yani kuruculardan birinin kızı “Defolun gidin” dedi. Ahlak dersleri veren bir felsefe öğretmenimiz bizim arkamızdan öğrencilerimize “Öğretmenleriniz sizi sevmiyorlar. Sizi düşünmüyorlar. Biz zaten böyle düşünen insanlarla çalışmayız” diyordu.
Öğrencilerinize çalışmayacağınızı anlattığınız zaman tepkileri neydi?
Sultan: Benim sınıfımdaki öğrenciler “Hocam biz sizin sonuna kadar arkanızdayız” dediler. Hatta 8. sınıf öğrencisi dedi ki bana “Hocam biz bile bir gün ailelerimizden para almayınca kıyameti kopartıyoruz. Siz gidin ki biz sizi örnek olarak alalım. Siz hakkınızı arayın ki biz de arayabilelim” dedi. Bütün öğrenciler zaten eylem süresince ailelerle birlikte her zaman yanımızdalardı, bize destek verdiler.
Siz öğrencilerinizden bunu bekliyor muydunuz?
Sultan: Bekliyorduk. Çünkü onlar da biliyorlardı onlara ne kadar emek verdiğimizi, ne kadar üstlerimize düştüğümüzü, gerçekten biliyorlardı. Arkadaşlarımız da öyle. Hepimiz dersimiz olmamasına rağmen saatlerce onlarla kalıyor, sorular çözüyorduk. Mecbur kalıyorduk, çünkü o çocuk üniversiteyi kazanacak diyorduk. Onların kesinlikle okumaları gerektiğini düşünüyorduk. Dersanenin sahipleri onlar değil de bizdik sanki. Biz onlara gerçekten değer veriyorduk; hepimiz öyle.
Yoksul çocuklarının hiç değilse burada “yırtmasını” istiyordunuz...
Sultan: Evet.
Sonra Cumartesi iş bıraktınız. Hiç beklemiyorlardı değil mi?
Sultan: Hiç beklemiyorlardı, gerçekten beklemiyorlardı. Hatta şey dediler, “Gidin yeşil sermaye olan dersanelerde yapın, bizde yapmayın. Biz de emekçiyiz, şöyleyiz böyleyiz” dediler. Alakası yok yani, bunun sol görüşlü olmayla hiç alakası yok.
'Meslek onuruna sahip çıkınca
Zeynep: Garsonluk yapan biliyorum ben. “Bize Öğrenci toplayın, broşür dağıtın” derlerdi. Hatta dağıttık. Kaldı ki yapmayan bir arkadaşımız sırf bu yüzden işten atıldı.
Saniye: Tabii bunun gerekçesi farklı sunuldu. Öğrencilerden şikayet geldiği söylendi ama aslında bunun böyle olmadığını biliyoruz. Sadece bir göz boyama şeklinde gerçekleşti bu durum. İşte bir arkadaşımıza Senin maaşın fazla, ödeyemeyiz deyip çıkardılar. Her ikisi için açıklama istememize rağmen açıklama yaptılar. Bu boyutlara geleceğini, bu kadar tartışabileceğimizi, üstümüze bu kadar yürüneceğini tahmin etmemiştik açıkçası. Karşımızdakiler de bir eğitimciydi sonuçta.
Ama yaptığınızı bir fabrikanın şalterinin inmesi gibi düşününce saldırganlıkları anlaşılır.
Saniye: Tabii tabii. Çok farklı şeyler yaşandı. Ama bizi en çok mutlu eden şey, öğrencilerimizin sonuna kadar bizim yanımızda olduğunu bize göstermeleriydi. Bizimle birlikte akşama kadar beklediler. İlk gün çocuklar meseleyi anlayamadılar. Olayın bu kadar büyük olduğunu algılayamadılar. Zaten öğrenciler gittikten sonra kızılca kıyamet koptu. Bağırmalar çağırmalar, üstümüze yürümeler, istifaya zorlanmalar, kovmalar. Avukatımızın üstüne çullanırcasına, 'defol git' der gibi davrandılar. Bayağı şeyler yaşandı o gün.
Sultan: İstifaya zorlandık. “İsteyen istifa eder, ben bir telefonla sizin paranızı getirebilirim” dediler. İstifa edersek haklarımızı arayamayacaktık. Biz etmeyeceğiz deyince, onlar da avukatlarını çağırınca işin boyutu tamamen değişti.
Zeynep: Kılıçlar çekildi.
Sultan: Bizim onlara dediğimiz, “Biz işimizi yapmak istiyoruz. Bize belki bugün veremediniz, salı günü verin”di. Avukatımız da dedi, “Zaten, demek elinizde para var ve bunu dersane sahiplerine vereceksiniz. Hangi avukat olduğunu söyleyin, ben bunu ayın 15'ine kadar sarkıtırım” demesine rağmen, “Hayır ayın 15'i olacak, ben onlara ayın 15'inde para vereceğim” deyip hiçbir şekilde adım atmadılar.
Çünkü bu eylemin başarısı olur, size güç verir diye düşündüler.
Sultan: Kesinlikle öyle düşündüler.
Sefa: Şimdi diğer şubelerde de öğretmenler maaş alamıyor. Buradaki bir kazanım, orayı da bire bir etkileyecekti. Bunun devam gelecek. 12 saat çalışmayız diyeceğiz, sıçrayacak sıçrayacak, bunu kaldırmaları mümkün değildi; direttiler.
İki gün boyunca kapıda mı beklediniz?
Sultan: Yok yok içerde, öğretmenler odasında bekledik. Hatta avukatlarımıza “Pazar günü öğretmenler gelince kesinlikle dersaneye almayacağız” dediler. Zaten pazar günü başka öğretmenler getirdiler. Çocukları zorla derse soktular. Öğretmenleri Milli Eğitim'den getirdiler. Eş dost, kendi eşi mesela birinin. Çocukları zebellah gibi kapının önünde durup “Derse çıkmayacaksınız”, hatta “Bunlar benim öğrencilerim, geçin yukarı çıkın, derse çıkın ders anlatacağım” dediler.
Saniye: Çocukların kulaklarından tutarak sınıflara çıkardılar!
Sultan: Evet evet! İte ite ve kulaklarından tuta tuta.
Saniye: Bu durumda pek sakin olmamız pek mümkün olmadı. Biz zaten çocuklara şunu söyledik, “Siz yetişkin bireylersiniz, hiç kimse zorlayarak derse sokamaz. Eğer bunda diretmek istiyorsanız, diretin. Derse girmek zorunda değilsiniz. Hepiniz buraya para ödüyorsunuz sonuçta, burası okul değil ki.” Çocuklara hatta derste, “Sizin yüzünüzden oldu, siz zamanında ödemediğiniz için oldu” demişler. Çocuklar da “Olur mu? Biz her ay düzenli olarak aidatlarımızı veriyoruz” demişler. Bu kez de “Hepiniz düzenli ödemiyorsunuz” demişler.
Sultan: Biz maaşlarımızı düzenli alalım. 30'u deniyorsa 30'unda alalım. Biz illa onlara ayın birinde alalım da demedik. “Biz ayın 15'inde alalım tamam, ama bize bundan sonra düzenli bir tarih verin. Herkesin kirası, elektriği, suyu, doğalgazı var. Hepimizin kredi kartına faiz işliyor. Bunları biz ne yapacağız? Biz ona göre kendimizi ayarlayalım” dedik. Adamlar onu da kabul etmiyor. "Bu ayın 15'inde verelim ama öbür ayın 20'sinde de olabilir, 15'inde de olabilir.”
Saniye: Hatta “Gelin 3 ay maaş almayın, gelin dersaneyi kurtaralım” dediler.
Aynı fabrikalara benzemiş..
Saniye: Güldük yani bu tarz şeylere. 3 ay boyunca ne yiyip içeceğiz?
Sefa: Karşılığında ne yani? Sen para kazanacaksın, ben maaş almayacağım.
Sultan: Kendi işi olsa insanın tamam beklersin. Ama insanın kendi işi olmayınca...
Zeynep: Aslında biraz da ikinci günden bahsedelim. İplerin koptuğu gün..
Evet, pazar gününü ayarlamış mıydınız, yarın da çalışmıyoruz diye?
Zeynep: Evet. Bu tehditvari yaklaşımlar sonucunda biz toplanıp hep beraber dersaneye girmeye karar verdik. Ki kapının önünde Eğitim-Sen 3 nolu şube başkanı (önceden tüm sendikalara da haber vermiştik) da vardı, hep beraber dersaneye girdik. Zorluk çıkarmadılar.
Çalışacağınızı mı sandılar?
Sefa: Hayır, çalışmayacağımızı biliyorlardı. Bu bizim yasal hakkımız sonuçta, işbırakıyoruz ve işbıraktığımız sürede dersanede durmaya hakkımız var. Onlar da hiçbir şekilde yerimize öğretmen sokamazlar.
Zeynep: Daha sonra işte Eğitim-Sen'in 2 nolu şube başkanı Mustafa Hoca geldi. Arayı yapmaya çalıştı ama..
Sultan: Saatler süren görüşmeler... 3,5 saat Eğitim-Sen şubeleri konuştu.
Zeynep: Ardından Eğitim-Sen 2 nolu şube başkanı çıktı ve herhangi bir net sonuç alınamadığını söyledi. Tabi bizim avukatımız ve sözcümüz de içerdeydi. Sadece “Tamam bundan sonra ödemelere dikkat ederiz” gibi lafta kalan bir söylemi olduğunu aktardı. Tabii böyle bir eylemle biz iş güvencesini tümüyle kaybetmiş oluyorduk. Bu adamların hepimizi sırasıyla yollama imkanı vardı. Ayrıca sigorta ve stajyerlikle ilgili çok ciddi problemler yaşıyorduk.
Yani artık kaybedecek bir şey kalmamıştı...
Zeynep: Kesinlikle. Sözlü ifadede bile netlik yoktu. Bizim için tatmin edici değildi, dolayısıyla kabul etmedik. Akşama kadar bu görüşmeler sürdü. Sonrasında bu karşı tarafın avukatı devreye girdi, oldukça saldırgan bir tavırdaydı.
İplerin koptuğu noktada gözümüz öğretmen ve velilerin desteğine çevriliyor.. Öğrencilerin ve ailelerinin desteği bu eylemde gerçekten çok güzel ve anlamlı. Ama biraz da semtten kaynaklanıyor gibi görünüyor. Çünkü emekçi bir semt, benzer sorunlarla orada yaşayanlar da fazlasıyla karşılaşıyor.
Saniye: Onun çok büyük bir etkisi var zaten. Ailelerin desteğinin de etkisini çok fazla hissettik. O semtten kaynaklı olunması, bizim üzerimize daha fazla bir çoğu insanın bu tarz destek vermesi bizi mutlu eden şey oldu; başka bir şey değil. Öğrencilerin, velilerin desteği, bütün gün yanımızda beklemeleri... Onlar da bütün gün çözüm yolu sunmaya çalıştılar sürekli, onlar da diyaloğa girmeye çalıştılar. Oysa onlar hiçbir şekilde diyaloğa girmediler. Netice itibarıyla bu noktaya dayanıldıktan sonra hiçbir koşulda anlaşma yolu açmadılar zaten.
Sultan: Zaten bir gün önce Eğitim-Sen 5 nolu şube başkanına “Bu arkadaşlarla bir daha çalışmayacağız.” Pazar günkü olay belliymiş. Planlı, programlı..
Saniye: Planlı, programlı... 5 nolu şube ile görüştükten sonra şunu anladık ki bizim saldırgan bir tutum sergilememiz için yapılmış bir şey, tamamen hukuksal olarak haksız bir duruma düşmemizi sağlamak için yapılmış kışkırtmalar. Tabii zaman zaman sinirler gerildi, bağrışmalar çağrışmalar oldu ama her koşulda sakinliğimizi koruduk. Zaman zaman birbirimizi telkin ederek, sinirlenen arkadaşlarımızı içeri alarak “Yapmak istedikleri bu, galeyana gelmeyelim” dedik. O yüzden de bu anlamda çok büyük sıkıntı yaşamadık, istediklerini vermedik.
İşten atınca belgeler ortaya çıktı
Hemen o gün mü sözleşmeniz feshedildi?
Saniye: İki gün boyunca istifa edin dediler, fakat biz hiçbir koşulda istifa etmeyiz dedik. Hatta pazar günü avukatlarla son görüşmeler yapılırken belgelerimizi istedik. Halihazırda dersanede bulunan belgelerimiz vardı. Normalde yasal olarak sözleşmenin bir metninin bizde bulunması gerekiyordu ama bunlar verilmemişti bize. Sadece 2-3 arkadaşımız alabildi. Bu olayların çıkmasından birkaç gün öncesinde sadece.. Sözleşmeyi birkaç arkadaşımız aldı, geri kalanımıza verilmedi. Biz de olayı saptırmak istemedik. “Farklı bir boyuta taşınmasın, şimdiden bir gerginlik yaşanmasın” dedik. O yüzden de almayalım dedik.
Ama son raddeye gelince artık dedik ki sözleşmelerimiz dahil olmak üzere bütün belgelerimizi istiyoruz. Vermediler, gönderdik dediler Milli Eğitim Bakanlığı'na. Fakat göndermediklerini biliyoruz, kimse çocuk değil; herkes işlerin nasıl yapıldığını bilen insanlar. Kandırmaya çalıştılar, kanmadık. Nitekim hemen Pazartesi Milli Eğitim'e gittiğimizde orada onay yoktu çünkü belgelerimiz yoktu. Tam biz oradayken çok güzel bir tesadüf ki(!) dersanede çalışan bir personel bizim belgelerimizi getirdi. Yakaladık! Gördük ki sözleşmeler feshedilmiş fakat belgeler Milli Eğitim'e gidiyor! Bu bir art niyettir. Belki de bir zaman kazanmadır. Milli Eğitim'i oyalamaktır, resmiyeti gösterip yerimize başka hocaların sokulmasını sağlamaktır. Tabii müdürlükteki bayan da bunu görünce bize inandı, bu türden şeylerin yaşandığına inandı. Gazetelere de yansımıştı zaten, o günkü gazete de elimizdeydi. Biz gazete fotokopimizi, dilekçelerimizi hepsini Milli Eğitim'e verdik. İşte yasal işlemleri başlatacaklar.
Siz bu sürecin fesihle sonuçlanacağını biliyordunuz değil mi?
Saniye: Tabii tabii biliyorduk. Yani son noktaydı aslında. O son noktayı göze alabilirler mi diye çok düşündük, çok tartıştık aramızda. Bu kadar kolay mı dedik. Ama patron mantığıydı bu, yapılmak istenen “personel ve patron ilişkisi”ydi. Bu bir sınıf çatışmasıydı aslında. Personelin sözünün patrona geçirilmeyeceğini göstermekti. Fakat fire vermedik, istifa etmeye zorlandık, yapmadık.
Şimdi üzerinden günler geçti, şu an eyleminizi nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl bakıyorsunuz? Eyleminiz için “dersane sektöründe bir ilk, buzkıran” ifadeleri geçiyor.
Saniye: Biz bunların hepsinin farkındaydık ama bu kadar çok olumlu tepki alacağımızı beklemiyorduk. Özellikle dernek sitesine destekleyici maillerin ilk günden gelmesi, internete yansıdığı andan itibaren gelmeye başlaması bizi mutlu etti, onore etti. Hani evet iş haklarımız tek taraflı feshedildi, iş akdimiz sona erdi ama böyle bir şeyin yapılmış olması bizi onore etti. En azından bir örnek oldu bu. Daha sonraki süreçlerde insanların sessiz kalmaması gerektiğini gösteren bir şey oldu. Yapılabilecek aslında bir şeylerin olduğunu gösterdi.
Çok üstünde durduk aslında, ama hukuksal anlamda aslında, dersanenin hukuksuz, kanunsuz yapılan şeyleri vardı ki, biz bunların hiçbirini ön plana çıkarmadık. Sadece maaşlarımızı öne çıkardık. Ama baktık ki yapılmıyor, baktık ki farklı şekilde üstümüze geliniyor. Onlar da bize bütün yasal işlemleri başlatacaklarını söylediler, o halde biz de başlatacağımızı söyledik. Bu anlamda Eğitim-Sen de bizi desteklediğini, yani şubeler, söylediler. Hatta hala bizi arıyorlar.
Belki suçluluk psikolojisidir!
Saniye: Buna suçluluk psikolojisi demeyelim. Bunun Eğitim-Sen'in geneline yansımaması gerektiğine inanıyorum ben. Sonuçta bu bir çatlaktır.
Sizi örgütlememelerini, yasal mevzuata bu kadar takılıp sizi önemsememelerini suç olarak görüyorum.
Saniye: Tabiibu anlamda da dile getirdik geldiklerinde. İşte keşke Eğitim-Sen'in içinde yer alsaydık dedik. Yasal prosedürden kaynaklı evet.
Ama yasalara karşı çıkarak kendini var eden bir sendika şimdi yasalar dışında görünen bir kesimi örgütlemekten imtina ediyor.
Saniye: Tabii ki bir çelişki var. Kendi içinde de çelişki yaşayan bir sendikadır. Sonuçta özel sektöre karşı çıkan ama kendi içindeki öğretmenlerin, özellikle Milli Eğitim'de çalışan öğretmenlerin dersane patronu olduğu bir sendikadır. Ama biz bunun arkasını bırakmayacağız. Özellikle Eğitim-Sen'in gerekli yerlerine şikayette bulunacağız, bu tarz şeylerin yaşanmaması konusunda. Bazı şubeler desteklemese de bazıları destekledi. Kendi içlerinde de farklılıklar yaşanıyor tabii. Ama sonuçta genellemeyelim.
Siz bu eylemin etkisiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Türkçe öğretmeni Yıldız: Şöyle bir gerçekliğimiz var, sadece Türkiye'de değil dünyada ve özellikle 3. dünya ülkesi denilen ülkeler açısından bu yönlü sıkıntlar sıkça yaşanıyor. Tüm çalışma alanlarında hepimiz bir diğerimizin yedeğiyiz aslında. Bunun sonucunda işten çıkarılma gibi bir acı gerçekliğimiz var, acımasız bir gerçeklik. Biz bu koşullarda eylemimizi yaparken bir öncü olarak bir arkadaş belirlemiştik. “Şimdi sen benim bir birey olarak karşımda bulunuyorsun, bir bütünlüğün temsilcisi olarak karşımda bulunmuyorsun. Dolayısıyla senin işten çıkarılma gibi bir durumun söz konusu” yaklaşımını gördük, dolayısıyla bizler bu acımasız gerçekliğin sonucunda işten çıkarılma gibi bir durumun ve bu tür sıkıntıların farkında olduğumuz için bu sıkıntılara müsamaha göstermek zorunda kalıyoruz. Hem karşı tarafı idare etme, memnun etme, kurumu ayakta tutmak, hem de bunun sonucunda maddi anlamda kendini var etme mecburiyeti söz konusu.
Bu yüzden de 3 ay da olsa 1 yıl da olsa biz bunlara müsamaha göstermek, bunlara göz yummak zorunda kalıyoruz ve bu sorunlar sokaklarda, evlerde, diğer çalışma alanlarında dillendirilmiyor. Ve dersane sektöründe Türkiye'de ilk defa sesli bir şekilde dillendirildiği için de büyük bir yankı yapacaktır dersane sektörü açısından.
Siz başta 9 kişinin eylemiyle bu kadar ses getirebileceğini düşünüyor muydunuz?
Yıldız: Ben düşünüyordum. Bu birlik beraberlik, sağlam duruş ortaya çıktığı sürece böyle bir şeyin olabileceğini düşünüyorduk. Kaldı ki ortaklardan biri şöyle diyordu, “Siz bunu önceden planladınız, siz siyasi bir örgütsünüz.” Kesinlikle siyasi bir örgüt durumu söz konusu değil. Bu insanlar siyasetle çok yakından ilgili olmayan arkadaşlar. İdeolojik olarak da sınıfsal olarak da bu sorunların bilincinde olan arkadaşlar da çok yok. Bunlar da söylenip kabul ettirilmeye çalışıldı.
Sultan: Buna bir çözüm bulmak lazım. Bugün bu dersanede oldu, yarın diğer dersanelerde de olacak mutlaka, ama Milli Eğitim'in buna bir çözüm bulması gerekiyor. Ya eğitim, fen edebiyat fakültelerini kapatacaklar, öğretmen alımlarını azaltacaklar. İşsiz bir sürü öğretmen ya da temizlik yapan, cam silen birçok öğretmen var; patronun sermayesi gibi...
Anlayışın kökten değişmesi lazım...
Sultan: Hah, anlayışın değişmesi lazım. Biz eylem yaptık, 'işimizden çıkarıldık bitti' değil. Çok köklü bir değişimin olması gerektiğini düşünüyorum.
O da ancak sizin gibi öğretmenlerin eylemiyle, mücadelesiyle mümkün olacak.
Yıldız: Yani dolayısıyla bütün olarak düzenin değiştirilmesi lazım. Biz şu an dersane üzerinden sıkıntılarımızı dile getiriyoruz ama bu sağlıkta da, aile ilişkilerde de olan bir şey. Tek başına eğitimdeki, tek başına sağlıktaki sıkıntıları iktidarın bölük pörçük gidermesi değil. Yaşam tek başına var olmuyor, kendi içinde bağlaşık bir durum taşıyor. Dolayısıyla sıkıntıların bir bütün olduğunu söyleyip buna göre politikaların yapılması gerekiyor. Yani kökten düzenin, bu kapitalist düzenin yıkılması, onun yerine sosyalist, insanca bir yaşamı yaratan, dayatan bir düzenin olması gerekiyor.
Zeynep: Bu dersane sektörünü iyileştirebilmek için de yapılması gereken en önemli şey öğretmenlerin örgütlenmesi. Biz burda 9 öğretmen bile ses getirmek anlamında çok iyi şeyler başardık diye düşündük. Ama tüm, binlerce dersane öğretmeninin birleştiği düşünülürse bize yapılan bu zorunlu dayatmalar bu kadar da kolay olmayacaktır. Tabii burda öğretmen arkadaşlarımı da suçlamak istemiyorum ama şu da bir gerçek ki sırf işsiz kalma korkusuyla iki öğretmen vardır ve biri 1000, diğeri 900 istiyordur. Tabii ki dersane sahibi 900 olanı alacaktır. Burda işte asıl söz konusu olan işsiz kalmamak adına fiyatı düşüren, her türlü yaptırımı kabul eden öğretmenlerdir. Biraz da örgütlenelim diyorum, toparlanalım diyorum.
Burada Eğitim Emekçileri Derneği'ni nereye koyuyorsunuz?
Zeynep: Eğitim Emekçileri Derneği'nde mutlaka çalışmaların başında yer alacaklardan biriyim. Bu konuda kesinlikle kararlıyım. Herkesin öncelikle bunun gerekliliğine inanması gerekiyor: Biz ancak bütün olursak bir şeyleri başarabiliriz. Eğitim Emekçileri Derneği de bunun öncülüğünü yapıyor. Türkiye'de gerçekten çok ciddi bir ihtiyaç bu dernek. Ne yazık ki ben önceden bu dernekten haberdar değildim. Eminim diğer dersane öğretmenleri de benimle aynı konumda. Neler yapacaklarını, nasıl örgütleneceklerini bilmiyorlar. Benim ona çağrım, lütfen bize ulaşsınlar. Eğtiim Emekçileri Derneği'nin internet adresinden bize ulaşsınlar, çalışmalarımıza katılsınlar, hakları hakkında bilgilensinler. Çünkü bilen insan güçlüdür. Bilen insan ancak haklarını koruyabilir. Hep bunu söylüyorum, biz eğitimciler olarak haklarımızı savunduğumuz ölçüde öğrencilere haklarını korumayı öğretebiliriz. Eğer bir eğitimcinin, kendi haklarının peşinden gidemiyorsa, haklarını koruyamıyorsa karşısındaki öğrenciye de verebileceği bir şey yoktur.
Patronlara uyku yok artık
Sefa: Daha önce hepimiz farklı farklı yerlerde, belki ufak tefek haklarını kırıntı düzeyinde arayan insanlardık ve örgütlülük içinde yer almıyorduk. Dernek kuralım, öğretmenlerin haklarını arayalım şeklinde değildi yaptıklarımız. Ama bundan sonra hepimiz ayrı dersaneye gittiğimizde, bu 9 öğretmen gittiği her dersanede artık bu şekilde hareket edecek. Oradaki öğretmenlere bilinç taşıyacak. Dolayısıyla biz bir kişi geldik dersaneye, 9 kişi ise farklıdır ve artık 9 farklı dersaneye sıçrayacak, gelişecek. Bizim en büyük kazancımız, sözleşmemiz feshedildi belki ama birlikteliğe olan inancımızın perçinlenmesi oldu. Bizi kıramadıkları için, bizim 'biz' olmamızı, güçlülüğümüzü, örgütlülüğümüzü, birlikteliğimizi kıramadıkları için saldırganlaştılar, hırçınlaştılar, karşımızda duramadılar. Bu iki gün bize cidden çok şey öğretti. Birlikteliğin önemini, gücünü kavrattı, bunun olabileceğini gösterdi en önemlisi. Şimdi 9 ayrı öğretmen 9 ayrı dersane demek. Dolayısıyla da 9 ayrı dersanede yapılacak yeni işler, yeni başarılar ve kazanımlar demek.
Evet, bu bızkıran bir eylem oldu. Rahat uyumayacaklar patronlar bundan sonra!
Bu kategorideki diğer kayıtlarımız
Yorumlar
Dershane sektörünün 90'lı yılların sonlarından itibaren ivme kazanması, eğitimin özelleştirilmesinde alınan yolda önemli köşetaşlarından biri olmuştur. Önceleri sadece öğrencilerin dershanelere kayması, dershanelerin neredeyse bir zorunluluk halini alması varken orada çalışan eğitim emekçileri henüz gündemde değildi. Oysaki burjuvazinin kamu personeli reformu adı altında kamu emekçilerinin tasfiyesini hedefleyen bu dönüşüm sözleşmeli çalışma ile birlikte eşgüdümlü olarak harekete geçirilmiş ve sağlık, eğitim ve diğer alanlardaki emekçiler önce yavaş yavaş sonra da hızla işgüvencesizleştirilerek ve aynı zamanda örgütsüzleştirmenin de bir adımı olarak büyük bir saldırı ile karşı karşıya kalmştır. Öğretmenler önceleri dershanelere transfer ücretleri alarak yerleşirken, öğretmen alımlarının azaltılması, kadrolu çalışmanın kaldırılması ile birlikte hızla özel sektörün kucağına atılarak ucuz işgücü haline getirildi. Bugün genç öğretmen kuşağı bıçak sırtında yürüyor. Ve her yıl onbinlerce öğretmenlik mezunu iş için varolan sıralara sıra olurken sözleşmeli olamayanlar dershane kapılarında sürünüyor. Onlar için bugüne değin bir örgütlülüğün olması da sistemin ekmeğine yağ sürüyordu. Çünkü örgütsüz birey hiç bir şeydir. Karşılarında sesini çıkaracak örgütlü bir gücün olmayışı bu sektörün de alabildiğine emek sömürüsü içerisinde hergeçen gün biraz daha fazla yol almasını kolaylaştırdı. Bugüne kadar...
Türkiye'de dershane öğretmenleri açıısndan bir ışık olan bu örgütlü eylem bugün bu sektörde de direnmenin ve direnerek kazanmanın olabileceğini gösterdi. İlk olması beraberinde kimi eksikleri de barındırmış kanımca. Ancak buradan ilerleyerek çok daha devasa olana da kapı aralamıştır. Grev ve direnişler işçi sınıfı için en iyi okul denir burada konuşan öğretmen arkadaşlarımın her birinin söylediklerinden bu okulda ne kadar çok şey öğrendiklerini de bize anlatıyor. Örnek oluyor. Ancak bundan sonrasında bu yolu nasıl büyütebiliriz sorusu geliyor hemen arkasından. Dershaneler hemen hemen büyük illerin çoğunda şubeleşerek tekelleşmeye doğru gidiyor. Dolayısyla bir dershane şubesinde örgütlenen bir direniş hızla diğer şubelerde de harekete geçirilmedikçe kazanımlar da çok sınırlı olacak hatta kimi zaman yenilgilerle de karşılaşılacaktır. Bu nedenle işyeri örgütlenmesi, işyeri temsilcilikleri, şube temsilcilikleri gibi daha geniş örgütlenme biçimleri gerekli. Aynı zamanda asıl gerekli olan bugün okulda farklı, dershanede farklı emek sömürü biçimleri gibi görünse de özünde bir ve aynı olan eğitimci emeğinin sömürülmesine, karşı birleşik bir mücadeledir asıl zorunlu olan. 17 çeşit farklı öğretmenlik biçimi ve buna ek olarak dershane öğretmenliği ile aslında sistemin parçalamaya dönük bu uygulamalrına karşı tüm eğitim emekçilerinin tek bir örgütlülüğü ile karşılarına çıkmak zorunlu diye düşünüyorum. Devlet memuru statüsündeki öğretmen için de, devlet memuru görünümü altında olan (bu bir yanılsama) ama aslında dershanede sözleşmeli çalışandan bir farkı olmayan sözleşmeli öğretmen için de, dershnedeki öğretmen için de artı-değer sömürüsü bugün çok daha görünürdür.
Çok uzatmak istemiyorum ancak uzatılması gereken ve bu konuda yeni bir hat belirlenmesi gereken bir alan sözkonusu olan. Sendikal bir mücadele olmadan ve bu birleşik bir mücadeleyi kapsamadan hızlı ve köklü yol almak da zor görünüyor. Bence asıl düşünülmesi gereken budur.
Eğitim emekçisi dostlarımı kutluyorum. Bir çok öğretmene umut verdiklerinin farkındalar ve bu özgüveni konuşmalarında da taşımışlar. Bundan sonra çok daha fazla görev ve sorumlulukları olduğu bilincini hiç bırakmadan yeni mücadele ve kazanımlardaki yürüyüşlerini de şimdiden selamlıyorum...
İyi çalışmalar.
Yorum Ekle