Kime karşı, kiminle birlikte mücadele edeceğiz?
Patronlar sınıfına karşı, bizimle aynı şekilde sömürülen işçi sınıfı ile birlikte mücadele etmeliyiz
Kiminle mücadele ediyoruz? Kime karşı mücadele ediyoruz?
Mesleğimiz gereği biz hep cehalete karşı mücadele ettik. Bu ortadan kalkmadı ve sürecek de…
Öte yandan cehalete karşı yürütülen bu yolculukta öğretmenin mücadelesi de hep sürdü. Öğretmenin örgütlenme mücadelesi, öğretmenin haklarını elde etme mücadelesi, öğretmenin yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesi, öğretmenin çocuklarına onurlu bir gelecek bırakma mücadelesi, öğretmenin ayakta kalma mücadelesi, öğretmenin yeni bir dünya için mücadelesi de hep sürdü, sürüyor, sürecek.
Bu mücadelenin tarih boyunca öncelikleri, farklılıkları oldu, bugün de var, bu tebliğimizde işte bu konuyu işlemeye, belirginleştirmeye çalışacağız.
Osmanlı’nın çöküşü, Cumhuriyet’in ilanı ve modern bir toplumun inşası sürecinin başlangıcı oldu. İstanbul dışında tüm Türkiye’nin “şark” olduğu, köylülüğün hakim, okuma-yazma oranının düşük olduğu, öğrenim dili olarak da Türkçe’nin dil birliğinin henüz sağlanmamış olduğu koşullardı bunlar. “Muasır medeniyet”, kapitalist ekonominin yerleşmesi için uygun koşulların oluşturulması anlamına gelmekteydi ve bu hedef olarak koyulmuştu. Öyleyse seferberlik zamanıydı; yukarıdan aşağıya doğru Latin harflerinin kabulünden, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, öğrenim birliğinin sağlanmasından, eğitimde Türkçe’nin yerleştirilmesine bir dizi adım atıldı.
Cumhuriyetin öğretmeni, bu koşullar altında şekillendi. Ondan sonraları “Kemalizm” olarak adlandırılacak olan ilkelerin halka taşıyıcısı olması beklendi. Anadili Türkçe olmayan çocuklara bilimin ışığını taşımak çabasının kendi içinde bir çelişki taşıdığı muhakkak olsa da, ilerlendi. Köy Enstitüleri gibi oluşumlarla köylü gencin özgüvenli ve aydın birer birey olarak yetiştirilmesi hedeflendi.
Mesleğimizin ideolojik bir şekillendiriciliği vardı, kuşkusuz. Cehalete karşı, taassuba karşı, gericiliğe karşı, yani kısacası feodalizme karşı ilerici değerler hakim olmalıydı. Bizim misyonumuz buydu. Sadece öğretmek değil, eğitmekti. Bir kişilik ve kimlik kazandırmaktı.
Temsilcisi olduğumuz bu “ilerici değerler”in nereye kadar ilerleyebileceği, ne kadar ilerici olup ne kadar ilerici olamayacağının “tartılması” gereken zamanlar geldi sonra… Eğer ilericilik, eğer bilimsel doğruluk tartılıyorsa, birileri tartıyorsa bunları, bilin ki bu tartı sınıf mücadelesi alanına girdiğimizin işaretidir, arkadaşlar.
60′lı yıllarda modern sınıf mücadelesi sahnesine çıktık biz. Türkiye’de belli bir sermaye birikimi sağlanmış, ülkede artık kapitalizm belli bir gelişme aşamasına ulaşmış, uluslararası planda da yeni ittifak ve açılımlara ihtiyaç duyar hale gelmişti. “Bağımsızlık” gibi, “barış” gibi, “özgürlük” gibi, “eşitlik” gibi kavramlar, sloganlaşarak yükselmektedir artık öğretmenden, öğrenciden, toplumdan. Mesleğin pür ve saf bir nitelik taşımadığı, hiç bir mesleğin taşıyamayacağı gerçeği getirir dayatır kendisini yaşamın içinde artık. Eğer ki taraf olmazsa! Öğretmen, toplumsal haksızlıklara, eşitsizliklere, yoksunluklara ses olmazsa, gözünü kaparsa, nasıl koruyabilir bütünlüğünü?
Türkiye’de öğretmenlik mesleği Cumhuriyet’in kuruluşundan 60’lı yıllara dek mesleki anlam ve değerinin ağır bastığı özel bir nitelik taşır. Öğretmen olmak halen bir ayrıcalıktır; bu ekonomik yönden çok yüksek bir maaş anlamına gelmese dahi, öğretmenlik güvenceli bir iş ve “devlet kapısı” olduğu için de tercih edilir. Ancak dünya da dönmekte, değişim gerçekleşmektedir:
Dönemin ruhunu ve öğretmenin duruşunu yansıtması açısından tekrar TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt’un 4-8 Eylül 1968 Ankara’da düzenlenen Devrimci Eğitim Şurası’nın açılış konuşmasından bir bölümü aktaralım:
“…Uluslar, afyondan uyanıp kurtuluşa varmışlardır. Uluslar Abdülhamit’in, Sevr devletlerinin, Hitler ve Mussolini’nin, Batista’nın zincirlerinden kurtulmuşlardır. Halkımız da, bu mutlu ve zengin azınlığın egemenliğinden, ulusal ve uluslararası nedenlere dayalı gerilik ve yoksulluktan kurtulup sınıfçı değil, toplumcu bir düzene, toplumcu bir eğitime kavuşmayı başaracaktır. Bunun demokratik yollardan, kansız ve kırımsız olması mümkündür. Biz öğretmenler bunu istiyoruz. Ulusumuzu, kanlı ve kırımlı düzen değişikliklerine zorlamaya kimsenin hakkı yoktur; olmamalıdır.“
Denir… Ve 60’lardan 12 Eylül darbesine dek uzanan bu dönemde öğretmenler TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve sonrasında TÖB-DER ile mücadele sahnesine çıkarlar. Ekonomik sorunlarla siyasal mücadelenin ateşi içiçe geçmiştir. Ancak esas olarak öğretmen hareketinin bu dönemdeki gelişimi, dünya çapında 60’lı yıllarla birlikte esen antiemperyalist, toplumcu, ilerlemeci rüzgarların etkisi ve bileşeni olarak bir sıçrama kaydeder. Büyük oranda bir aydın hareketidir ve aydınlanmacı bir karakter taşımaktadır. İdeolojik açıdan Kemalizm’den kopuş sağlanamamasına karşın, mesleğin toplum üzerinde sosyal bir prestiji (“okumuş-aydın olmak”) halen hem de güçlü bir biçimde söz konusudur ve bu mesleksel konum gelişen genç devrimci hareketle etkileşim içerisinde bir bütün olarak sol hareketin ileriye taşınmasında ve kitleselleşmesinde etkili olur.
12 Mart darbesi sonrası DİSK dahil birçok sendikaya dokunulmazken TÖS’ün kapatılması, çarpan etkisiyle büyüyen öğretmen mücadelesini gemlemek, eğitimci kitlelerin mücadelesini geriletmek içindir. Ha keza 12 Eylül’ün öfke ve sınıf düşmanlığı ile yöneldiği kesimin özellikle TÖS çizgisinde mücadeleye devam eden TÖB-DER olması tesadüfi değildir. Çünkü toplumsal gelişmenin biçimi kuşkusuz budur: „Demokratik yollardan, kansız ve kırımsız“ değil, devrimci harekete karşı faşist yollardan, kansız değil kanlı, kırımsız değil, onbinleri kıra kıra, milyonları eze eze ilerler kapitalizm.
Bugünün koşullarına yaklaşırken, öğretmenler mücadelesinde üçüncü evreye 80’lı yıllarla birlikte giriyoruz. 12 Eylül askeri faşist cuntası eliyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelere, devrimcilere yönelik iradi güç birliğini sağlayan burjuvazi, sınıf ve emekçilerin tüm örgütlülüklerinin dağıtılıp yasaklandığı, öncülerinin hapse atıldığı, direnenlerin katledildiği Eylüllü yıllarda emekçilerin ekonomik-sosyal-siyasal düşürümü karşılığında kendisini yükseltir, semirir ve hakimiyetini pekiştirir. Ancak bilindiği üzere ‘80′lerin sonunda Bahar Eylemleri ile işçi sınıfından başlayan direniş ateşi, emekçi memurlara sıçramakta gecikmez. 12 Eylül sonrası eğitimcilerin alanında büyük bir ücret, sosyal hak ve özgürlük kaybı vardır. Sendikalaşma talebini yakıcı biçimde hissettiren bu talepler, kitle hareketinde de mücadele potansiyelini oluşturur.
“Grevli, toplusözleşmeli sendika hakkı” ana talep olmak üzere, emekçi memurların mücadelesi militan ve mücadeleci bir karakter kazanır. Emekçi memurlar ve onların en kitlesel bölüğünü oluşturan öğretmenler kitlesi, dövüşe dövüşe, fiilen, meşru sendikalarını kurarak ilerler. Militanlık, öğretmenlerin bu dönemde sınıf mücadelesi okulunda pekiyi ile geçtikleri dersin adı olur.
İşte hedefledikleri sınıf örgütü olan sendikalarını yaratan bu yeni eğitimci kuşağının gelişimi, devlet güçleriyle militan bir süreklilik arz eden bu dişe diş mücadele içerisinde olur. Burjuvazi ve devleti emekçi memur mücadelesine saldırırken sadece “kitle gösterilerinin izinli mi izinsiz mi” olduğu sınırları içinden bakmayacaktır. Öğretmen hareketine asıl onda ‘80 öncesine dönüş hayaletini gördükleri için saldırmaktadırlar. Bu dönemde mücadelenin sınıfsal karakterini kavrayamayanlar daha liberal söylem ve yöntemlerle devletin saldırılarının durdurulabileceğini zannederek değişik yollar deneyeceklerdir; ancak siyasal koşullar bu tarz fırsatçı “arkadan dolaşma”lara mahal vermeyecektir, çünkü devletin saldırısı, yeni bir sınıf mücadelesi mevzisinin ezilerek yok edilmesine yöneliktir. Burjuvazinin sınıf deneyimi ve sezgilerinin temelinde, ‘80 öncesinin, TÖB-DER ve TÖS’e karşı mücadelenin izleri yatmaktadır. Kendi karşıdevrimci tecrübelerinden de faydalanarak bugün 50 kişi olarak Kızılay meydanında toplanan emekçi memurların yarın 500.000’e ulaşacağını bilmektedirler.
Zamanla 12 Eylül’de yaşanan hayal kırıklıklarının üstüne yeniden mücadeleye güvenmek, umut etmek ve katılmak isteyenler yavaş yavaş memur eylemlerinin çevresinde durmaya, sonra işyeri toplantılarına katılmaya başlarlar. Hareket istikrarlı ve güvenilir bir mücadele çizgisine oturmaya başlayınca emekçi memur eylemleri kitlesel olarak da 10’lu sayılardan 1000′li sayılara doğru gelişecek, Kızılay’daki 100 binlik eylemleri de görecektir. ‘90′lı yıllarda böylece öğretmen hareketi ekonomik, sosyal ve sendikal hakları temelinde gelişir. Muhatap hükümettir. Hatta yaratılan mücadele birikimi yasalarda da bir değişikliğe zorlar hükümetleri, -grevsiz-toplu iş sözleşmesiz bir sendika neye yarar o ayrı bir konu ama-, öğretmen sendikaları da yasallaşır.
Peki bugün muhatap kimdir? Bugün kime karşı mücadele ediyoruz? Özel okullarda çalışan öğretmenin, dershanede çalışan öğretmenin muhatabı kim? İşsiz öğretmenler kimden hesap soracak? Kadrolu olmak da yetmiyor, ücretli öğretmenseniz, saat başı ders ücreti alıyorsanız patron kim? Biz kime karşı mücadele ediyoruz?
Geleneksel sendikal hareketin tıkanmasında temel bir faktör, yeni eğitimci kuşakları örgütlemeye uzak olmasıdır. Oysa mücadeleci niteliklerini kaybedip bürokratikleşmenin yanında temelde burada daha derin bir sorun söz konusudur: Mücadeleyi hükümete karşı mücadele ile sınırlayan bir anlayış bugün yetersiz kalmaya, gelecekte de kaçınılmaz olarak iflas etmeye mecburdur.
Öğretmenler elbette cehalete karşı aydınlanmacı yolculuklarını sürdürecek, gerici ve bağnaz taassubun görüngüleri ile mücadeleyi bir an olsun zayıflatmayacaklar. Ama ekonomik, sosyal, yaşam koşullarına ilişkin iyileştirmelere zorunlu hale geldilerse, bunun yolu dostunu düşmanını doğru tanımlamaktan geçer.
Hükümetler, devletin icra organıdır. Yönetsel organlardır. Öğretmenlerin maaşlarını geleneksel olarak devlet, kolektif kapitalist niteliğiyle üstlenir. Yani, sistemin işleyişi için kapitalistler işgücünün eğitilmesine ihtiyaç duydukları için bu işi devlete paslamışlardır. Devlet, işçi sınıfı ve diğer sınıflardan kestiği vergileri eğitime plase eder, böyle çark yürür. Daha doğrusu yürürdü.
Son 30 yılda dünya çapında bir eğilim olarak devletin ve ekonominin yeniden yapılandırılması çerçevesinde, devlet bu işten -yani öğretmenlerin emeğinin karşılığını ödemekten- kaçmak istiyor. Dünya Bankası direktörleri ya da IMF masası şefleri gibi uluslararası denetçiler, dünya çapında bu dönüşümü denetliyor. Türkiye’de TÜSİAD, patronların örgütleri hükümete ev ödevi gibi bu konuda denetleme geliştiriyor. Yani işçi sınıfından ve toplumdan aldığımız vergileri yine alalım ancak bunu öğretmene vermeyelim, eğitimde devletin ağırlığını azaltalım, bu alanda özel sektörün ağırlığını arttıralım.
Nasıl gerçekleşecek bu peki? Öğretmenlerin karşı çıkışı zayıflatılırsa! Nasıl olacak bu? Her zamanki gibi: Rekabetle! Ölümü gösterip sıtmaya razı edeceksin. Yüksek ücretle dershanede çalışan az sayıdaki öğretmene kadroluyu gösterip „senin durumun ondan daha iyi“, kadroluya sözleşmeliyi gösterip „senin durumun ondan daha iyi“ diyerek, sözleşmeliye ücretliyi, ücretliye dershaneci kitlesini, dershaneciye işsizi gösterip hepsini durumuna razı ederek, „buna da şükür“ dedirterek gerçekleştirebilirsin. Her bir kesimin diğer kesimi kıskanmasını sağlayarak. Her bir parçanın diğer parçaya çalım atmasını hedefleyerek. Bir bütün olan öğretmen kitlesini iç ayrımlarla zayıflatarak, birbirine düşürerek, bir bütün olarak ayağa kalkmasını engelleyerek…
Öğretmen kitlesinin bir bütün olarak kolektif bir bilinç geliştirerek ayağa kalkmasını sağlayacak nedir? Kime karşı birleşeceğiz? İşçi, ancak patron karşısında işçidir. Bir sınıf, bir başka sınıfa karşı mücadele içerisinde sınıf niteliği kazanabilir. Kazı-kazan oyunu sınıf atlama rüyasının simgesidir. Kazırsın kazanırsın. Biz kazanmak için hükümetin arkasındaki devleti, devletin arkasındaki patronlar sınıfını, patronun varlığı ile görünür olan sömürü ilişkisini bilincimizle, eylemimizle, örgütlü mücadelemizle kazımalı, açığa çıkarmalıyız. Patronlar sınıfına karşı, bizimle aynı şekilde sömürülen işçi sınıfı ile birlikte mücadele etmeliyiz. Ancak böyle kazanabiliriz. Kazanacağız!
Bu kategorideki diğer kayıtlarımız
Yorum Ekle